close
Haberler

MESUT ILGIM KOÇ ÜNİVERSİTESİNDE 1933 ÜNİVERSİTE REFORMUNU ANLATTI

mesut

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN  1933 ÜNİVERSİTE REFORMU ve MUSEVİ BİLİM ADAMLARI

17 Kasım günü Koç-Yönder Başkanı Mesut Ilgım, Koç Üniversitesinin davetlisi olarak üniversitenin Kurucular salonunda bir konferans verdi. Konferansta rektör Umran İnan, Koç-Yönder Genel Sekreteri Davut Ökütçü, bölüm başkanları, öğretim üyeleri ve öğrencilerden oluşan bir topluluğa hitap etti.  Konferansın konusu 1933 Üniversite reformu idi. 

1933 Üniversite Reformu, Atatürk’ün en son ve en önemli reformlarından birisidir. Bu reformun yapılması için 10 sene boyunca çalışmalar sürdürülmüş ve 1933’e gelindiğinde, o zamanki adı “Dar-ül Fünun” olan İstanbul Üniversitesi çok drastik değişimlere uğramış ve İstanbul Üniversitesi adını almıştır. Bir gecede, o tarihe kadar Dar-ül Fünunda ders veren 240 kadar öğretim görevlisinin neredeyse yarısının işlerine son verilmiş; onların yerine; hemen hemen aynı tarihlerde, Almanya’da iktidara gelen A. Hitler’in yürürlüğe koyduğu bir kanun ile, sırf Yahudi oldukları, ya da Yahudi kanı taşıdıkları için işlerinden atılan 4000 kadar öğretim görevlisinin; önceleri 40 kadarı, daha sonraki senelerde ise, 1200 kişiye yaklaşan bir bölümü Türkiye’ye gelmiş, ve başlangıçta İstanbul Üniversitesinde, daha sonra Ankara Üniversitesinde çalışmaya başlamışlardır.

Bu dönemde bu insanların gerek Türk Yüksek Öğretim Sistemine, gerekse de Türk tıbbına çok büyük katkıları olmuştur. Aynı tarihlerde, Almanya’da işini kaybedenlerden biri  olan ve yirminci yüzyılın tartışmasız en büyük dehası olan Albert Einstein da Atatürk’e bir mektup gönderir, ve kendi yakın dostlarından oluşan ve aynı kaderi paylaşan 46 kişilik bir gruba da Türk Üniversitelerinde çalışma imkanı sağlanmasını talep eder …..

Bu konferansın özetini Mesut Ilgım’ın kendi ifadeleri ile aşağıda bulacaksınız.

MUSTAFA KEMAL’İN AKADEMİSYEN “GASTARBEİTER” LERİ (*)

(*) Alm.konuk  işçi

İsterseniz konuşmama koyduğum başlığı açıklayarak başlayayım. Aslında bu başlık benim buluşum değil. 1984 yılında Bremendeki mahalli bir TV kanalında yayınlanan programına bu adı vermiş, programın yapımcısı Alfred Joachim Fischer. Yaptığı bu programda, 1933 ve sonrası yıllarda ülkemize sığınan çoğu yahudi asıllı Alman bilim adamlarından hayatta olan dört tanesi ile yaptığı röportajda.

“Gastarbeiter” terimi dilimize 1961 yılından itibaren girdi. Yani bu yazımın konusu olan ters göçün başlamasından tam 28 yıl sonra. Yirminci Yüzyıl’ın tartışmasız el’i en kanlı tiranlarından birisi olan Adolf Hitler 1933 yılında Almanya’da iktidara gelir gelmez, uzunca bir süreden beri tasarladıkları şer planlarını teker teker yürürlüğe koymaya başlar. Bunlardan bir tanesi de memuriyeti yeniden düzenleyen bir yasadır. Yasanın en can alıcı maddesi ise, yasanın yürürlüğe girdiği andan itibaren Alman Üniversite ve diğer kurum, kuruluşlarında ari ırktan olmayanların bundan böyle bu hizmetlerde  çalışamayacakları  hususudur . Ve bu yasanın 7 Nisan 1933 de yürürlüğe girmesi ile, o tarihe kadar çeşitli Alman Üniversitelerinde çalışan sayıları 4000’e yakın, son derece yüksek evsaflı bilim insanı ve araştırma görevlisi bir anda işlerini kaybederler.

Kaybetmekle de kalmazlar, hemen takip eden günlerde bu insanlar Gestapo tarafından takip edilmeye, aile, eş ve çocukları tehditler almaya başlarlar . Adı geçen yasa, savaşın bitiminden sonra da bir süre daha yürürlükte kalacak, ancak savaş galibi devletlerin oluşturduğu bir yeniden yapılanma komisyonu tarafından 20 Eylül 1945 de yürürlükten kaldıralacaktır.

İşte bu yasanın yürürlüğe girmesi ile ortaya çıkan durum, Türkiye’de, ulu önder Atatürk’ün başlattığı ve “1933 Üniversite Reformu” diye adlandırdığımız çalışmalarla aynı tarihe denk düşer. Sonuçta, bugün dahi örnek gösterilecek, örnek alınacak bir uygulama ile, her biri kendi döneminde ve sahasında birer otorite sayılan çok sayıda ve çoğu yahudi asıllı Alman Bilim adamı ülkemize davet edilirler ve ülkemizin üniversite sisteminin yeniden yapılandırılmasında, üzerinden neredeyse 80 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, hala hayırla yad ettiğimiz çok başarılı çalışmalarda bulunurlar.

Sayıları, 1933 yılı sonbaharından İstanbul Üniversitesi (artık eski ismi olan Dar-ül Fünun’u bırakmıştır) açıldığında –ağırlık tıpda olmak üzere- 50 kadar olan bu hocalarla yeni öğretim yılına başlar. Daha sonraki senelerde bu sayı 200 leri geçecektir. Ve 25 senelik bir perspektifte değerlendirdiğimizde ise, asistanları, teknisyen ve laborantları, aile fertleri ile birlikte 1200 lere varan bir rakamdan söz etmek mümkündür. Hatta bu sayı bir tarihte o kadar dikkatleri çeker hale gelir ki, Türkiye dışındaki akademik çevrelerde bir benzetme konuşulur olur : “İstanbul Üniversitesi, Almanya dışındaki en büyük Alman Üniversitesidir” diye !

Gelin bu olay’ın biraz daha keyifli yanlarından; yaşanmış nüktelerinden, konunun “gülümseyen yüzünden” bahsedelim. Zira olay başlangıcında her ne kadar son derece hüzünlü, kırıcı ve yıpratıcı başlamışsa da, daha sonra bu insanlar, kendilerine kucak açan, adeta ikinci vatan olarak benimsedikleri bu topraklarda, günahları ve savaplarıyla; hüzünlü ve neş’eli günleri ile bir yaşam sürdürdüler. Kimisi bu topraklarda öldü, ve vasiyetleri gereği İstanbul’un, Ankara’nın mezarlıklarında yatıyorlar.

Çocukları bu topraklarda dünyaya  geldi, bazıları çocuklarına Türkçe isimler verdiler. Kendilerinden artık hayatta olan yok. Ama çocukları hala yaz aylarında ülkemize geliyor, çocukluklarını geçirdikleri Bebek, Moda, Kuzguncuk sokaklarında gezip, tanıdık bir yüz arıyorlar. Heykeltraş Rudolf Belling’in kızı, okul arkadaşım Elisabeth Weber Belling bunlardan biri : Babasının çalıştığı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi rıhtımında dolaşırken, “biliyormusun Mesut, babamın öğrencisi İlhan Koman, bana burada erkek çocuklar  gibi misket oynamasını öğretmişti” derken gözlerinin içini şeytanca bir gülücük ışıldatıyordu.

Gecen yıl davetli olarak gittiğim ABD de bu konuda dört konferans verdim. Michigan Ann Arbor, Michigan State, Chicago Northwestern Üniversitelerinde ve New York Manhattanda bir Sinagogda. Bu konferanslara çok sayıda dinleyici geldi; kimisi meraktan, kimisi yakın çevresindekilerden birşeyler duymuştu bu konularda. Kimisi de bu insanların bazıları ile tanışma fırsatı bulmuştu. Sımsıcak anıları vardı bu insanlara dair.

 

Michigan Üniversitesindeki konferansımın arkasından verilen resepsiyonda yanıma gelen ve 80’li yaşlarını geride bırakmakta olan bir Türk doktor bana, hocası Prof. Winterstein’la (fizyolog) ilgili bir anısını anlattı. Bir kurban bayramı sonrası Winterstein, talebesini tahtaya kaldırmış ve sormuş : “Suavi Bey, bayramda kurban kestiniz mi” ? . Olumlu yanıt alınca da devam etmiş : “Peki, hayvanın gırtlağını kestikten sonra hayvan yaşamaya devam etti mi” ? Ne gezer hocam, hemen öldü diye cevap verince talebesi, “otur yerine, bilemedin” demiş. Suavi bey devam etti anlatmaya : “biraz sonra düşündüm taşındım, parmak kaldırıp tekrar söz istedim” diyor ; “evet hocam demiş , haklısınız biraz daha yaşar. Yaşar yaşamasına ama ben buna yaşamak mı derim” !

İmzaladıkları kontratlar gereği, eşlerin her ikisi de meslek sahibi olsa dahi, sadece birisine çalışma izni verilir. 1935 yılından 1949 yılına kadar Ankara Nümune hastanesinde çalışan Prof.Albert Eckstein’in karısı Erna Eckstein da çocuk doktorudur. O çalışamaz; ama evinde de boş oturmaz. Küçük çocuklarını da yanına alıp, hafta içinde Ankara civarındaki köyleri gezer ve köylü kadınları çocuk bakımı konusunda eğitir. Onun sayesindedir ki, o günlerde, bebek ölümleri oranlarında ciddi bir düşüş kaydedilir. Nitekim Erna Eckstein, anılarında şöyle diyor : “Ankaradan ayrılırken yüzlerce Türk, kucaklarında bebekleri, ellerinde çocukları, bizimle vedalaşmaya gelmişlerdi. Daha sonra gazetelerden öğrendiğimize göre, Ankara Gar’ı tarihinde böyle bir kalabalık yaşamamıştı. Kompartman’a bakan görevli, devamlı olarak bize gelen çiçek ve hediyeleri yerleştirmek için yeni kompartmanlar açıyordu” .

İstanbulda da bir Erich Frank fırtınası esiyordur. Prof. Erich Frank dahiliyecidir ve 1933 de geldiği İstanbulda, 1954 yılındaki vefatına kadar gecesini gündüzüne katarak çalışır, çok sayıda öğrenci yetiştirir ve 1954 yılında öldüğünde cenazesi devlet merasimi ile kaldırılarak, Aşiyandaki ebedi istirahatgahına tevdi edilir. Bundan 3-4 ay kadar evvel kaybettiğimiz Frank’ın öğrencisi, daha sonra da asistanı olmuş Prof.Dr. Ferhan Berker’de vasiyeti üzerine yine aynı mezarlıkta, sevgili hocası Frank’ın ayak ucuna defnedildi. Hoca-öğrenci sevgi ve saygısını bundan daha güzel anlatacak başka bir örnek gösterilebilir mi ? Frank hastanesinde, hastaları ile uğraşıp, öğrencilerini yetiştirirken, onun bilgisi dışında başka şeyler de olmaktadır İstanbulda. Şöhreti o kadar yayılmıştır ki Frank’ın; sabah saatlerinde Haydarpaşa Garında bir takım simsarlar, Anadoludan gelen trenler gara girdiklerinde “Frank’a götürülür” diye  simsarlık yapmaya başlarlar. Onun ise pek tabiidir ki bunlardan haberi yoktur.

Şöhretleri İstanbul’un dışına da yayılır. Maliye Profesörü Fritz Neumark bir hafta sonu eğlencesi için zamanın Bursa valisinden davet alır. Karı koca Neumark’lar Bursaya giderler. Gerisini Neumark’dan dinleyelim : Kirazlıyayla da bir alana halılar kilimler yayılmış, bir yandan  kuzular çevriliyor, bir yandan türküler söylenip halaylar çekiliyordu. Derken ortaya bir dansöz fırladı. Ve önümüzde sanatını icra ettikten sonra, vali bey, geleneğe uygun bir şekilde dansöz’ün göğsüne bir banknot iliştirdi. Bu durum vali bey’in eşini çok rahatsız etmiş olmalı ki hanımefendi uzun uzun söylendi. Bunun üzerine vali bey bana dönerek , “Herr Professor siz Alman bilim adamları pek çok şey biliyorsunuz, söyleyin bana, eşimin bu tavrının bana olumsuz bir sonucu doğarsa ne yapmalıyım” diye sordu. Bunun üzerine ben de vali bey’e; “bu konuda size benim yardımcı olabileceğimi sanmıyorum ama eğer gerekirse bir ortopedist arkadaşımı tavsiye edebilirim” dedim !

Bir başka ünlü isim de Ord.Prof.Dr. Ernst Hirsch’dir. Hirsch Türkiyedeki ilk on senesini İstanbul Üniversitesinde, ikinci on senesini de Ankara Üniversitesi hukuk fakültesinde geçirir.  Gerek, Atatürk’ün manevi haklarına karşı işlenen suçlarla ilgili kanun’un, gerekse marka ve patent hakları ile ilgili kanunun ve nihayet SSK gibi mevzuatların altında onun imzası vardır. Hirsch 1938 senesinde, 5 senelik kontratı sona erdiğinde bir dilekçe ile başvurarak TC vatandaşı olmak istediğini belirtir. Uzunca bir süreçten sonra bu isteği kabul edilir de. Ancak bir müddet sonra bakar ki aldığı maaş kuş’a dönmüş ! Nedenini araştırdığında aldığı cevap Hirsch’in ilginçtir : “Eee  ne yapalım, Türk olmak o kadar kolay değil” ! Zira o dönemde yapılan kontratlardan, bir Alman öğretim görevlisinin, Türk meslekdaşı’nın 3 hatta bazı durumlarda 4 kat’ı maaşi aldıklarını biliyoruz.

Bu yolculuğun ta başlarında, dönemin Milli Eğitim Bakanı, Reşit Galip, İsviçreli Pedagog Prof. Malche ve “Kader Birliği Derneği”nin başkanı Prof.Philipp Schwartz’la konuşurken şöyle der : “Bugün alışılmışın da dışında, örneği gösterilemeyecek bir iş yapabildiğimiz bir gün oldu. 500 yıl kadar önce İstanbul’u kuşattığımız zaman, Bizanslı bilginler İtalya’ya göç etmişti ve biz buna engel olamamıştık. Bu bilginler sonuçta İtalyada rönesans’ı gerçekleştirdiler. Bu gün Avrupadan bunun karşılığını alıyoruz. Bilim ve yöntemlerinizi getirin, gençlerimize bilginin yollarını gösterin.”

Onlar bu görevi fazlası ile yaptılar, yerine getirdiler. 1933 sonbaharında “İstanbul Üniversitesi” bu hocalarla kapılarını yeni ders yılına açtı. Ve en az 20 senelik bir süreçte, tıp’tan, hukuk’a, iktisat’a, fen bilimlerine ; edebiyat’tan, güzel sanatlara ; mimarlıktan, klasik müziğe, tiyatroya, operaya, binlerce talebe yetiştirdiler. Genç Cumhuriyet için gecelerini gündüzlerine kattılar, çalıştılar, çalıştılar. Türkiyenin yaşamadığı “aydınlanma” yı yaşatmak için ellerinden gelen herşeyi yaptılar.

Günümüzde bizlere düşen görev ise, onların anılarını sıcak tutmak, genç nesillere bu bilgileri aktarmak. Bu insanlarla ilgili bilgi ve belgeleri bir merkezde toplayarak, Cumhuriyet tarihimizin bu son derece ilginç döneminin unutulmasına engel olmaktır diye düşünüyorum.

Başta bu büyük projeye giden yolları açan ulu önder Atatürk olmak üzere, hepsinin mekanları cennet olsun.